Ekşi Maya, Bana Bir Şeyler Mi Öğretmeye Çalışıyor?

Malumunuz koronavirüs sebebiyle evde geçirdiğim ve artık günleri de saymayı bıraktığım bir pazar gününden sevgiler..

Bugün ki konumuz basit adımların hayatlarımızda bırakabileceği izler ve önyargılarımızla alakalı olacak.

Önyargı konusunda ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama naçizane yorumum, önyargının her insanda az biraz bulunmasının iyi olacağı yönündedir. Bu, sizi adımlarınızı atarken karşılaşabileceğiniz negatif durumlara karşı tetikte tutacaktır. Tabi ki az birazın altını çizmek istiyorum. Fazlası sizi yeniliklerden uzaklaştıracak ve içe kapanık biri yapacaktır.

Önyargı deyince genelde bir çok kişinin aklına başka kişilerle alakalı olan önyargıları gelir. Ancak ben bugün sizinle kendinize karşı olan önyargılarınız hakkında konuşmak istiyorum.

İzin verirseniz kendimden bir örnek ile başlayayım. 24 yaşında biri olarak çocukluğumda dahi oyun hamuruyla harikalar yaratamamış, bu yaşıma kadar her türlü hamur konusunda hep bir çekingen olmuşumdur. İnanın hamur işlerini çok sevmeme rağmen çok uzun zaman mutfağa geçip bir poğaça yapmayı aklımdan bile geçirmedim. Bu uzun yıllardır benim içimde büyük bir korkudur. Ya kıvamı tutmazsa, elime fazla yapışırsa, ununu fazla eklersem vs. gibi sorular bende bu konuya karşı büyük bir önyargı oluşturmuştur. Birkaç kez fırından hazır hamur almıştım ama onları işlerken bile tedirgin olurdum. Ta ki koronavirüs baş gösterip evde can sıkıntısından kendime yeni icatlar arayana kadar.

Bir süredir farklı tiplerdeki ekmeklere karşı bir ilgi içindeydim özellikle tahıllı, kuruyemişli hatta bir keresinde bir etkinlikte yediğim kuru domatesli ekmeğin tadı hala aklımdadır. Bunları düşününce dedim ki kendime, vakit var, dolapta un var, mutfakta fırın var, eee ne duruyorsun ekmek yapsana. Başta da anlattığım gibi internete girip tarif araştırmaya başladığımda bile gerginlikten terlediğimi hissettim.

Ancak sonra farkettim ki önyargıları kırmanın en güzel yolu aslında bunun üzerine gitmekti ve ben de bu sebeple büyük oynamaya karar verdim. Benim yaptığım ekmek instagram storylerinde paylaşılan hazır mayalı beyaz ekmeklerden olamazdı. İlk iş bir kavanoz çıkartarak kendime bir ekşi maya yaptım. Bu adım benim için büyük bir adımdı çünkü farkettim ki bunun geri dönüşü yoktu ve sonucunda iyi yada kötü ortaya bir ekmek çıkacaktı. Tam 15 gün boyunca her gün gidip ekşi mayamla kısa bir sohbetin ardından kendisine ihtiyacı olan besini verdim, ilgilendim ve bu sürenin sonunda kendisiyle birlikte ilk ekmeğimi ortaya çıkarttım.

Yaparken döktüğüm terlerin aksine ilk parçasını yediğimde düşündüğüm ilk şey bir insan başkasına karşı olan önyargılarını kırmasa bile en fazla bir insanı kaybeder bir başkası ile tanışabilirdi. Lakin kendinize karşı olan önyargıyı kırmazsanız bir ömür neleri başarabileceğinizden bir haber oturur başkalarının yaptığı ekmekleri yer ve taktirle onları izlersiniz.

İbrahim ERTEKİN

Not: Şu anda 2 aylık bir ekşi mayam var ve hızlıca yenip bitirilmiş 4 güzel ekmek yaptım. 🙂

 

Sosyal Kaytarma..

Bugün içinde bulunduğumuz duruma tabiri caiz ise cuk diye oturacak bir kavram ile sizlerleyim.

Koronavirüsün rakamsal açıdan güzel gittiği şu günlerde, geçtiğimiz haftalara nazaran insanların evde kalma oranlarında maalesef ki bir düşme durumu söz konusu. Havaların da güzelleşmesiyle meydanlar, sahiller tekrar dolmaya ve sosyal mesafe hiçe sayılmaya başlandı.

Bir örnekle konuya giriş yapmak istiyorum.

Bir arkadaşınızın sizden haftasonu evini taşımak için yardım istediğini varsayalım. Siz de istemeyerekte olsa kırmamak için bu teklifi kabul ettiniz. Gittiğinizde gördünüz ki taşınacak çok fazla kolinin olmasına karşın kalabalık bir ekip taşınma işine yardım ediyor. Sizce herkes aynı miktarda mı eşya taşır yoksa birileri nasılsa taşıyor diye istemsizce kabul ettiğiniz yardım çağrısını sadece birkaç parça taşıyarak mı yerine getirirsiniz?

Siz derken, üzerinize alınmayın lütfen teşbihte hata olmaz demişler. Bu bir örnek ama bu durumun bilimsel bir karşılığı var ve adı “Ringelmann Etkisi”. Türkçe karşılığı ise “Sosyal kaytarma”.

Bilimsel açıdan, bir grupta işi üslenecek kişi sayısı arttığı zaman kişilerin verimlerinin düşmesi olarak açıklanabilir.

Fransız mühendis Maximilian RINGELMANN bir çalışmasında faytonu çeken iki atın gücünün, aynı faytonu çeken tek bir atın gücünden 2 kat fazla olmadığını keşfetmesiyle araştırmasını genişletme kararı aldı. Daha sonra bir halat çekme deneyi düzenleyerek her bireyin tek başına halat çekme gücünü hesapladı. Daha sonra ikili, üçlü ve sekizli gruplar halinde bu deney tekrarlandı. İkili gruplar halinde her bir birey tek olduğu duruma göre gücünün %93’ünü, üçlü olduğu duruma göre %85’ini, sekizli olduğu durumda ise yalnızca %49’unu kullandığını keşfetti.

Bu durum bugünler de maalesef daha bir belirgin  çünkü başta da belirttiğim gibi virüsle mücadelemiz maalesef sadece bir grubun başarısı ve azmi ile değil hepimizin gayreti ve sabrı ile gerçekleşecek. Özür dileyerek “ya bir ben miyim enayi evde oturacak herkes dışarıda iken” demeyelim ve sabrımızın %100’ünü kullanarak bu süreci hep birlikte atlatalım.

Not: Güney Kore salgını kontrol altında tutabilen en başarılı ülkeler arasındaydı ta ki bir kadın test sonucunu almadan hastaneden kaçarak her zaman gittiği kilise, restaurant ve benzeri yerlerdeki binlerce insana hastalığı bulaştırana kadar..

İbrahim ERTEKİN

Apple Bunu Nasıl Başarıyor?

   Bir sokağa çıkma yasağının daha yaşandığı pazar gününden selamlar, sevgiler.. <3

   Bugün yazıp yazmamak konusunda tereddütle yaklaştığım bir konuya değinmek istiyorum. Açıkcası başlığı atarken bile belki paylaşmamak üzere bu başlığı attım çünkü bir Apple hayranı olarak bunun bir övgü yazısı ya da bir reklam gibi görünmesini istemem. Lakin, Apple deyince aklımıza her ne kadar pahalı cihazları gelse de bugün nasıl oluyor da biz bunu yaptık dediklerinde ağzımız açık bakabiliyoruz? bunu konuşmak istiyorum.

   Her sene rakip markalara kıyasla daha az ürün ortaya çıkartarak, pazar lideri olmayı sürdürüyor. Biz de “Geçen senekinin aynısı” diyerek satın almaya devam ediyoruz ama neden?

   Apple bir çoğumuzun kabul ettiği üzere Steve JOBS ile başladığı “Think Different” – “Farklı Düşün” yolculuğuna hayatlarımızı gerçekten de başka düşündürterek devam ediyor. Bundan tam 13 sene önce Steve sahneye eli boş çıkıp, diğer markalarla dalga geçtikten sonra cebinden çıkardığı İphone gerçek anlamda bir devrimdi. Apple bu yenilikçi başarısını takip eden modellerde de göstermeye devam etti etmesine ama gerçekten de bu yenilikler tanıtılmadan 1 gün öncesine kadar ona ihtiyacımız olduğunu bilmez iken nasıl bir anda vazgeçilmezimiz olmayı başardı?

   Ben daha çok soru sorarım da, aslında cevap basit.

   PAZARLAMA.

   Apple, bir çok kişiye göre kopyalayan bir firma olmasına karşın üzgünüm ama bu bir yarış ise kuralları koyanla rekabet edilmez.

   Bu atladığımız ve yeterince üzerinde durmadığımız bir konu olduğunu düşündüğüm için aslında bunu yazmak istedim. Bugünlerde Apple, İphone SE 2 adında bir telefon tanıttı. Twitter’da gezerken görsellerini gördüğümde bir kahkaha patlattım. Çünkü telefon Apple’ın 2 sene önce tanıttığı cihazının görsel olarak birebir aynısı idi. Daha sonra youtube kanallarına gittim ve reklamı izledim. Şaka değil, hmm aslında o kadar da benzer ve kötü değilmiş diye yorum yaptım içimden. Çünkü kullanılan renkler ve görseller o kadar titizlikle seçilmiş ki elinizdeki telefon ondan daha iyi olsa bile satın almak istiyorsunuz. Çünkü size onunla neler yapabileceklerinizi vaadediyor.

   Rahmetli Steve’in bir sözü var.

   “İnsanlar çoğunlukla siz onlara gösterene kadar ne istediklerini bilmiyorlar.”

   Eğer kendinizi, ürününüzü yada her ne amaçlıyorsanız bunu pazarlarken, önemli olan sahip olduğunuz şeyin niteliği değil onu nasıl gösterdiğinizdir. Eğer siz boş bir kaseyi, boş bir kase olarak tanıtırsanız, ona bakan kişi kasenin kalitesine, desenine değil içinin neden boş olduğuna takılır. Eksiklerimiz olabilir ama önemli olan bu eksiklikleri vurgulamaktansa Apple örneğinde bu 2 sene öncenin tasarımının kullanılması olabilir. Siz de onun yaptığı gibi sahip olduklarınızın neleri başarabileceğini başta kendinize, daha sonra da başkalarına gösterirseniz, neden olmasın, insanlar sizinle çalışmak için tabiri caiz ise kuyruğa girebilirler. 🙂

   Not: Apple bu cihaz ile daha önce tanıtmış olduğu bir bilgisayar kasası için 4 adet tekerlek de tanıttı. Bu tekerlekler bahsi geçen telefondan daha pahalı.. 🙂 

  • İphone SE 2 : 5.299,00 TL
  • 4 Adet kasa tekerleği : 5.599,00 TL

Sabır ve Mutluluk Üzerine..

   Bu yazı yazıldığı gün itibariyle neredeyse 1 aydır evden çıkmadığımı ve buna ek olarak bu hafta sonu koronavirüs sebebiyle 30 Büyükşehir ve Zonguldak’ta ilan edilen sokağa çıkma yasağının uygulandığını belirtmek istiyorum.

   Büyüklerim 70’ler ve 80’lerde darbeler sebebiyle sokağa çıkma yasağına maruz kalmış olabilir ama bu özellikle 90 sonrası doğan ve benim de dahil olduğum jenerasyon için oldukça ilginç bir deneyim. Özellikle de dışarıda bu kadar gezilecek mekan ve yapılacak aktivite varken.

   Gelelim bugünün konusuna. Aslında bugünün konularına demem gerekiyor çünkü bu hafta farklı olarak size iki konudan bahsetmek istiyorum.

   Bir ipucu, iki konumuz da ithal. 🙂

   İlk olarak, bu zorlu süreci atlatana kadar hepimizin sabretmesi ve sosyal hayatımızdan feragat etmemiz gerektiğini biliyoruz. Tabi ki bir çoğumuz için farklı sebeplerden ötürü evde kalmak oldukça zor ve tabiri caiz ise duvarların üzerinize geldiğini hissettiğinizde uygulamanız gereken bir felsefe var.

   Bir inanışa göre Vikingler yani Finler, 2. dünya savaşı sırasında zorlu kış şartlarında Ruslara karşı topraklarını savunmak durumunda kalmış ve Rus ordusunun sahip olduğu gücün çok daha azına sahip olmalarına rağmen savaşı kazanmış. Bu zaferi “SİSU” adını verdikleri bir felsefe ile kazandıklarına inanmışlar.

   Sisu, ”Tüm şartlar size karşı bile olsa inancını kaybetme ve savaşmaya devam et.” anlamına gelen bir kelime.

   Gelelim bizim için önemine.

   Sadece ülke olarak değil, tüm dünyanın yaşadığı bu koronavirüs sebebiyle hepimizin sabretmesi, önlemlerini alması ve bu duruma bir süre alışması gerekiyor. Sabır, bir insanın elde edebileceği en zor yeteneklerden birisi olsa gerek. Çünkü sabır, gerçek bir olgunluk, sakinlik ve kontrol gerektiren bir süreç.

   Sisu’ya göre psikolojik olarak gücünüzü kazanmanın üç aşaması var.

  • Derin bir nefes alın,
  • Odaklanın,

Ve son olarak,

  • Harekete geçin.

   Bir şeyler sizin için dayanılmaz olduğunda, sürdüremeyeceğinizi düşündüğünüzde ya da en kötüsü pes etmek üzereyken lütfen bu adımları uygulayın ve hepsinden önemlisi bu süreçte dayanamayıp dışarı çıkmak istediğinizde bunu uygulayın.

   Ve diğer felsefemiz Danimarka’dan.

   Dünya’nın üst üste en mutlu ülkesi seçilen Danimarka bu durumu “Hygee” adını verdiği bir felsefeye borçluymuş.

   Hygee’nin temelde belli bir tanımı yok. Aslında bunun sebebi tanımın herkesin için değişmesinden kaynaklanıyor. Mesela bir kahve eşliğinde arkadaşlarınızla sohbet ettiğiniz zaman içinizde oluşan o mutluluk ya da bir çayın kenarında hamakta sallanırken uykuya daldığınızda yakaladığınız huzur.

   Tüm bunlar Hygee’nin tanımı olarak kabul edilebilir. Özetle basit şeyler yaparak insanın içinde bulunan o mutluluğu dışarı çıkartmasıdır. 

   Başta da belirttiğim gibi 2020 dünyasının içinde barındırdığı imkanlarla kendini eve kapatması oldukça zorlu bir süreç. Lakin, bu süreç belki de uzun zamandır unuttuğumuz ve içimizde bizi bekleyen o mutluluğu çıkartmak için güzel bir zaman olabilir. Farkındaysanız artık kimse gittiği pahalı restaurantta yer bildiremiyor, kimse partilerde story atamıyor yada dakikalarca arka planını ayarladığı ve düşman çatlatırcasına kahkaha attığı fotoğrafları paylaşamıyor. Herkes sahip olduğuyla yetinmeye ve kendi çapında ürettiği basit çözümlerle mutluluğu arıyor.

   Ne dersiniz, sizce mikronluk virüs 7 milyarlık dünyaya sabır ve mutlulukla alakalı bir ders vermeye gelmiş olabilir mi?

                                                                                                          İbrahim ERTEKİN

Papağan Teoremi..

   #EVDEKAL

   Bugün adını bir kitaptan ödün”çaldığım” bir teoremden bahsetmek istiyorum. Evde kaldığım süreç boyunca okumak için internet üzerinden kitap bakarken denk geldiğim adını duyunca ilgimi çeken bu kitap “Papağan Teoremi”. Denis Guedj tarafından yazılmış, polisiye ve matematiği bir araya getiren bu kitabı ilgilisi iseniz önerebilirim.

   Gelelim konumuza..

   Açıkcası adını ilk okuduğumda acaba ne olabilir diye içeriğine bakmadan kendim bir takım fikirler yürüttüm. Ne yazık ki içeriğini okuduğumda kitabın konusu ile benim size bugün anlatmak istediğim durum arasında hiç bir benzerlik olmadığını gördüm. Sonra düşüncelerim hoşuma gitti ve neden bunu yazı olarak sizlerle paylaşmayayım ki diye düşündüm ve buradayım.

   Papağanları bilirsiniz çekirdek çitleyen, konuşkan ve renkleriyle bizleri büyüleyen bir tür kuş. Papağanları diğer bilinen birçok kuştan ayıran bir özellikleri var. Nedir bu?

   Onlar duyduklarını kusursuz bir şekilde taklit etme yeteneğine sahipler ve genelde sıkılana kadar tekrar tekrar bunları söylemeye devam ederler.

   Aslında düşünürseniz çevrenizde hayatını rutine bağlamış, kendini geliştirmek ve kendi fikirlerini dillendirmek yerine katıksız bir şekilde duyduğuna inanan ve dillendiren birçok kişi bulabilirsiniz.

   Üzücü olan taraf bunu yapmalarından ziyade, bunu hayatlarının gidişatı haline getirmiş olmaları ve bundan hiç şikayetçi olmamaları.

   Aranızda bilenler olacaktır. Youtube platformunda gururumuz Barış ÖZCAN’ın bir “zinciri kırma” adında bir önerisi var. Kendinize bir hedef belirleyerek bunu takvime göre düzenli olarak sürdürdüğünüz bir aktivite.

   Açıkcası geçtiğimiz 3-4 sene içinde bunu denemeye çalıştım ama genelde başarısız oldum. Sebebi ise kesinlikle kendini tekrar eden şeylere karşı olan karşıtlığımdan kaynaklansa gerek zira eğitim hayatım boyunca asla bir programa sadık kalarak ders çalışamadım.

   Ben size diyorum ki ZİNCİRİ KIRIN..

   Bir halkaya bağlı kalarak kendinizi ve başkasını tekrar etmeyin. Enteresan gelebilir ama her gün kitap okumayın, her gün spor yapmayın. İnanın vücudu zinde tutmanın en etkili yollarından biri yeniliklere onu açık tutmaktır. Böylece o kendini hep yeniler, yeni şeylere her an hazır olur.

   Kendi fikirlerinizi üretin, sorgulayın, tekrarcı olmayın, tekrar etmeyin. Hayat aynı şeyleri tekrar etmek için çok kısa. Yapabiliyorken neden her zaman yeni fikirler üretmek, yeni şeyler öğrenmek yerine birer kopya haline gelen şeyleri yapasınız ki. Aksi halde sadece gördüğünüzle yorum yapar, her gün aynısını yaptığınız şeyle övünmenin ötesine geçemezsiniz.

   Meşhur bir deyiş vardır. “Bir şeyde başarılı olmak istiyorsanız o konu hakkında 10.000 saat çalışmak zorunasınız” diye. Tabi ki size aksini idda etmiyorum. Bir konuda uzman olmak durumunasınız ki hayatınızı kazanabilesiniz. Değindiğim nokta bunları dışındaki aktivite ve fikirleriniz ile ilgili. Sadece uzman olduğunuz yada olmak istediğiniz konuda çalışmalar yapmak sizi sadece daha da uzman yapar yenilikçi değil.

   Siz eşsizsiniz, hayatınızı da eşsiz hale getirmek istiyorsanız papağan değil yenilikçi olun.

                                                                                                            İbrahim ERTEKİN

Korona Virüsü Öğretileri..

   #EVDEKAL

   Çin’de başlayarak önce İran ve İtalya başta olmak üzere daha sonra diğer 50 milyon üstü nüfuslu tüm ülkeleri etkisine alan korona virüsünü anlatmama gerek yok sanırım hepimiz bizzat bundan etkilendik daha da etkilenmeye devam edeceğiz gibi görünüyor.

   Umalım ki bu virüsten en az hasar ve kayıpla kurtulalım ve tırnak içinde “çok özlediğimiz” işimize ve okullarımıza kaldığımız yerden devam edelim.

   Bugün ki konu başlığımızdan da anlaşılacağı üzere korona virüsünün bizlere öğrettiği ve belki de bundan sonra asla eski haline dönmeyecek, dönse bile eskisi gibi olmayacak şeyleri konuşmak istiyorum.

   Bildiğiniz üzere bir ekonomist, felsefeci yada kâhin değilim ama bu yazımda umuyorum ki sizlere farklı bir bakış açısı kazandırabileceğim.

   İlk olarak kuşkusuz ki ülkemizde ilk kez 11 Mart’ta konulan teşhisin ardından birçok insan marketlere hücum ederek evlerini çeşitli uzun dönem tüketim malzemeleri ile doldurdu ve belki de bunun için kredi kartlarının limitlerini zorladılar hatta yaptığı birikimini kullananlar bile olmuş olabilir. Lakin unutulan bir şey var ki son dönemde sayıları gittikçe artarak büyüyen bir sektör haline gelen eve teslimat hizmeti bu virüsün ülkemize girmesinden öncesinde ve sonrasında hiç bir aksaklık ve stok sorunu yaşanmadan çalışmaya devam etti. Bu hizmetin birçok il ve ilçemizde olmadığını biliyorum ancak bahsi geçen firmalar talebin artacağını görünce bu hizmetleri arttırarak her noktaya ulaştırır ve belki de yakın bir zamanda nasıl süper marketlerden sonra bakkalların devri kapanmaya başladı ise eve teslimat hizmetinin yaygınlaşması ile süpermarketlerin de sonu gelir.

   Birçok beyaz yakalının hayali olan evden çalışma metodu uzun zamandır birçok sektörde uygulansa da sanıyorum ki hiçbir zaman bu derece yaygın olamamıştı. Küçük şehirler de ve birçok iş grubunda bu mümkün olmasa bile üzülerek söylüyorum ki artık yavaş yavaş esnaflık kavramının da sonuna geliyoruz. E-ticaretin önemini ve kolaylığını keşfeden birçok insan ihtiyaçlarını internetten karşılamaya başladı. Hal böyle olunca beyaz yakalılarımızın evden çalışmaya başlayacağı gibi birçok esnafımız da belki de işlerini geliştirerek dükkanlarını internete taşır ve böylece daha çok kullanıcıya ulaşabilir. Bu durum aslında bir kazan-kazan durumu çünkü eminim ki birçok iş veren bu durumda düşürdüğü ofis, yemek ve personel servisi gibi giderleri ödemektense bunu karına katmayı yada iyimser bir tahmin ile çalışanlarına paylaştırmayı düşünebilir.

   Son olarak hepimizin kazanmak için saatlerini harcadığı paranın gelişiminden bahsetmek istiyorum. En az teknik tabir ile konuşmak gerekirse Amerika Merkez Bankası (FED) ilk olarak faizleri 0’a indirerek insanların faizde bekleyen ve piyasada dönmeyen paralarını piyasaya soktu yetmezmiş gibi sınırsız para basım yetkisi vererek ileride oluşabilecek ABD dolarının değersizliğini ve belki de bunun getireceği enflasyonu hiçe saydı. Mevcut durumdan kurtulmak adına buna razı geldi. Durum böyle olunca ülkemiz borsaları ve TL de buna dahil olmak üzere çok farklı tepkiler verdi ve maalesef bunun doğuracağı sonuçları şu an hesaplamak güç. Bu durum bir ülke yada bir grubun dudağından çıkacak söze göre değeri değişmeyen ve kontrol edilebilir olmayan para birimlerinin önemini bir kez daha göstermiş oldu. Bu durumda tüm okların işaret ettiği tek bir yön var ve o da BİTCOİN. Yakın çevrem bilir uzun zamandır bu konuda araştırmalar yapıyor ve herkese geleceğin bu yöne gittiğini, bitcoinin altın kapının altın anahtarı olduğunu söylüyorum. Özetle insanlığın ülkeler üstü, kontrol edilemeyen, değerinin korunması için sınırlandırılmış, global ve kolayca transfer edilebilir bir paraya ihtiyacı var.

   Tahmin ediyorum ki dünya artık milattan önce ve sonrasını değil koronadan önce ve sonrasını tartışmaya başlayacak.

   Unutulmamalıdır ki, geleceğin getirdiğini görmezden gelmek, bizi yarınlara taşımayacağı gibi bugünlerden de geriye götürecektir.

   Her zaman gelişmeniz, geliştirmeniz dileklerimle..

                                                                                                     İbrahim ERTEKİN

Kendinizi Ödüllendirin..

   #EVDEKAL

   Hepimizin her sabah bir bahane, sebep yada amaç uğruna uyanıp gününün 3/1 ‘ini geçirdiği bir işi, çalışması yada meşgalesi var..

   Bu yazıyı okuyan bir çok kişinin yaptığı işten, aldığı maaştan, patronundan veya çalışanından memnun olmadığını biliyorum.

   Merak etmeyin bugün sizlere isyan edin, işi gücü bırakın hayalinizi yaşayın vs demeyeceğim. 🙂

   Bugün elimizdekiyle nasıl mutlu olacağız bunun hakkında konuşacağız.

   Başlamadan önce, dışarıda virüsün elini kolunu sallayarak gezdiğini ve hepimizin bundan korktuğunu biliyorum ama binlerce yıllık Dünya, her zorluğu atlattığı gibi bunuda atlatacak ve biz de şikayet ettiğimiz işimize, okulumuza dönüp üç beş gün şükür edip sonra yine şikayet etmeye devam edeceğiz. 🙂

   Ödül deyince muhtemelen sadece özel durumlarda alıp verdiğiniz ve genelde başkasından alırken mutlu, başkası için satın alırken mutsuz olduğunuz süslü paketler içinde sürpriz eşyalar gelecek.

   Tabi ki sevdiklerinize aldığınız hediyeler başka bir anlam ifade ediyor ama siz hiç kendinizi hiç ödüllendirdiniz mi?

   Koşmanız gerektiğinde koşan, düşünmeniz gerektiğinde düşünen kısaca ne yapması gerekiyorsa sizin için koşulsuz yapan kendinizi neden hiç düşünmüyorsunuz?

   Hayattaki en büyük motivasyon kaynaklarından bir tanesi başardığınız bir durumun karşısında alacağınız armağandır. Bunu bilerek bir işe başlarsanız başarılı olma ihtimaliniz artacaktır. Bunu her zaman büyük işler için büyük ödüller olarak düşünmeyin.

   Tabiki bu hayatta kendinize, kendinizden daha değerli bir hediye veremezsiniz..

   Ama…

  • Bugün 10.000 adım atarsam akşam kendime güzel bir yemek ısmarlayacağım.
  • Bugün 3 satış yaparsam alacağım prim ile bu hafta sonu kahvaltıya gideceğim.
  • Önümüzdeki 1 ay sigara içmezsem cebime kalacak paket parası ile kendime bir hafta sonu tatili hediye edeceğim. (Sigara sağlığa zararlıdır. İçmeyin içirmeyin.. 🙂

   Gibi gibi, yaşadığınız hayat, çalıştığınız iş yada sürekli şikayet ederek yapmaya fırsat yada imkan bulamadığınız durumlarda kendinize bir ödül belirlerseniz emin olun bunun için daha çok çalışacak ve o asla yaratamadığınız imkanı yaratacaksınız..

   “Para benim değil mi? İstediğim zaman kendime gider alırım yada normalde aldığım şeyler kendime ödül değil mi?..”

   Dediğinizi duyar gibiyim..

   Bir işi başardığınızda eşinizin, çocuğunuzun yada sevdiğiniz birinin size aldığı kazağı nasıl kendi kazaklarınızdan daha çok severek giyiyorsanız, bir işi başardığınızda kendinize vereceğiniz ödül aynı şekilde daha özel ve tatlı olacaktır..

   Unutmayın, son yazımda da söylediğim gibi sahip olabileceğiniz en iyi dost yine kendinizsiniz..

                                                                                                     İbrahim ERTEKİN

Pygmalion Etkisi..

   Bugün muhtemelen daha önce duymadığınız bir etkiyi sizlerle tanıştırmak istiyorum.

   Araştırdığım bir çok kaynakta bu efekti öğrenci öğretmen üzerinden örneklendirerek anlatmışlar. Kısacası bir öğretmen öğrencisine “sen başarısız bir öğrencisin.” derse o öğrenci başarısız, “sen başarılı bir öğrencisin.” derse başarılı olur.

   Aslında kavram çok daha geniş ve tarihi olan bir kavram. Üzerine oyunların, müzikallerin kurgulandığı ayrıca hakkında efsaneler üretilen bir kavram.

   Mesela bir efsaneye göre kavramın çıkışı Pygmalion adındaki bir heykeltraşa dayanıyor. Bu heykeltraş kadınların kusurlarına o kadar kafa yormuş ki aklındaki kusursuz kadın figürünü yaratmak için bir kayayı oymaya başlamış. Uzun süren bu çalışmasının ardından ortaya çıkan heykele karşı bir şefkat duymaya başlamış ve neticesinde ona aşık olmuş.

   Bu hikayeden yola çıkarak kusursuz olacağını düşündüğümüz şeylerin neticesinde bize öyle görünmesinin etkisine bu heykeltraşın adı verilmiş yani “Pygmalion” yada Türkçesi ile “Kendini Gerçekleştiren Kehanet”.

   Daha sonra kavram çok daha genişleyerek bir psikolojik yaklaşıma hatta bir eğitim sistemine dönüşmüş.

   Aslında kavram karşımızdaki kişinin gelişimi üzerindeki etkinizi anlatmak için kullanılsada ben size bugün bu kavramı kendi gelişiminiz için nasıl kullanabileceğinizi anlatmak istiyorum.

   Sahip olduğumuz beyin bir bilgisayar gibi klavye bağlayarak programlanamasa dahi ağzınızdan çıkan yada kulağınızdan giren her sözü bir çeşit komut gibi algılayarak bunu eylemlerimize yansıtma yeteneğine sahip.  

   Eğer birisi size gelip ne kadar başarısız, tembel ve hayatta hiç bir şeyi başaramayacak biri olduğunuzu söylediğinde kendinizi kötü, tam tersi durumda da kendinizi gururlu hissediyorsanız neden bunu aynanın karşısına geçerek, istediğinizde ortaya mükemmel işler çıkartabilecek birisi olduğunuzu söylediğinizde aynı gurur ve özgüveni kendinize kazandıramayasınız ki?

   Attığınız yada atacağınız 100 adımın 99’unda başarılı olduğunuzda sizi öven, kalan 1 adımda hata yaptığınızda yeren insanların gürültüsünü duymazdan gelin. Siz kendinize inandığınız ve güvendiğiniz sürece beyniniz sizin kendiniz için söylediklerinizi kodlayacak ve eylemlerinizi bunun üzerine kuracaktır.

   Bunu bir görev gibi düşünün. Nasıl bir işe başlamadan önce yada bitirince müdürünüzü arayıp rapor veriyorsanız, sabah uyandığınızda o gün neleri başarabileceğinizi ve gece yatmadan önce de gününüzü ne kadar başarılı geçirdiğinizi kendinize söyleme zahmetinden lütfen kaçınmayın.

   Unutmayın hayatınız boyunca karşınıza çıkacak en sadık dost ta, en kötü düşman da yine sizsiniz..

                                                                                                     İbrahim ERTEKİN

Mükemmel Başlamak Mı, Mükemmel Bitirmek Mi?

Hayatımız boyunca onlarca plan, fikir, düşünce ve hayata geçirmeyi umduğumuz niceleri gelir ve gider. Bunlardan bazıları belki de hayatınızın akışını değiştirecek ve sizi o hayalini kurduğunuz hayatı yaşatacak fikirler olabilirler.

Hepimizin bildiği “Türk’ün aklına ya koşarken ya s…….. gelir.” espirisini yapmayacağım 🙂

Ama kabul etmeniz gerekiyor ki, bir konu hakkında en orijinal fikirler genelde bambaşka işlerle uğraşırken gelir ve böyle durumlarda onları hemen kaydetmeniz gerekebilir.

Öncelikle bu konudan başlayalım isterseniz..

Ben aklıma gelen her türlü fikri – bir kelime dahi olsa – kendi akıllı telefonumun notlar kısmına not alıyorum ancak siz bir not defteri, ajanda vb. kullanabilirsiniz ancak her an ulaşılabilir olması gerektiğini unutmayın.

Örnek vermek gerekirse bu yazının ilk tohumları bundan tam 4 ay önce atıldı ve bu yazıyı okuduğunuz sitenin ilk notları, ilk yazımı yayınlamadan 1 yıl önce yazılmaya başlandı. Hepsinin notları duruyor ve bir noktada takıldığımda böyle bir durum için ne düşünmüştüm diye hala açar bakarım.

İkinci aşama olarak bu fikirler nasıl gelişir bunu konuşalım..

Mümkünse bir kahve, bitki çayı yada bir bardak su eşliğinde İnternet başına geçin. İçecek önemli çünkü araba bir yudum alarak zihninizi sıfırlamanız gerekebilir. Notunu aldığınız fikirler hakkında ek bilgiler toplayın ve bunları artık yeni bir başlık ile yeni oluşturduğunuz notun altına ekleyin. Böylece yavaş yavaş bu düşünce elle tutulur ve üzerinde daha iyi kafa yoracağınız bir hal alır..

Ve sanıyorum ki son aşama,

Hani derler ya “dediğimi yap, yaptığımı değil..”

Bu haftanın konuşacağımız asıl konusu benim hayatıma bir türlü entegre edemediğim ama nasıl oluyor ise herkese tavsiye olarak verdiğim bir konu..

“Mükemmel olmak için bekleme. Kötü başla ve mükemmel bitir..”

Hayat size bir konfor alanı sunar ve siz de son derece güvende, kötü sürprizlerler yaşamayacak ve asla hayal kırıklığına uğramayacak gibi hissedersiniz. Bırakın buranın dışına çıkmayı, bunu düşünmek bile hayatınızı darmaduman edebilir gibi gelir. Bu yüzden tüm korkularınızı ve endişelerinizi bir kenara bırakarak bir projeyi yada bir hayali gerçeğe dönüştürmek, sizin için korkutucu derecede zor olabilir.

Ama geçen hafta konuştuğumuz gibi alışılmış mutsuzluk için, henüz keşfetmediğiniz mutluluğu feda etmeyin..

Siz nasıl başlasam diye düşünerek uykuya dalarsanız, ertesi sabah sizin fikirlerinizi hayata geçirmiş insanların gürültüsüyle uyanırsınız.

Unutmayın,

Hayat mükemmel başlamak için çok kısa ama mükemmel bitirmek için ise yeterince uzun..

Yazımı bitirirken tüm emekçi kadınlarımızın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününü kutlarım, iyiki varsınız.. 🙂

                                                                                                     İbrahim ERTEKİN

Alışılmış Mutsuzluk..

   Uzun bir aranın ardından herkese merhabalar. Benim sizdeki yokluğumun anlamını bilmem ama sizin bendeki yokluğunuz anlamı çok derin..

   Bir aksilik olmaz ise bundan sonra önümüzdeki haftadan itibaren her pazar saat 12.00’da kahvelerinizi benimle yudumlamak isterseniz yeni yazılarımla ben burada olacağım hepinizi bekliyorum. 🙂

   Gelelim bu haftanın konusuna, “Alışılmış Mutsuzluk”.

   Bu tabiri ilk defa Prof.Dr. Emre ALKİN’in “İktisattan Çıkış” kitabının satırları arasında buldum. Gördüğüm anda kitabı elimden bıraktım ve düşünmeye başladım. “Nedir bu alışılmış mutsuzluk?” diye sordum kendime. Bir insan nasıl mutsuz olmaya alışabilirdi ki?

   Sonra her sabah metrobüste, metroda gördüğüm insanlar gözümün önüne geldi. Gözlerindeki mutsuzluğu fark ettim. Hiç kimse yaşadığı hayattan, çalıştığı işten ya da okuduğu bölümden memnun değildi ve daha üzücü tarafı insanlar buna alışmıştı. “Bizim de kaderimiz buymuş” sözü sanırım alışılmış mutsuzluğun halk arasında bilinen hali.

   Sonra kitabı tekrar açtım ve sözün kalanını okudum,

   Alışılmış mutsuzluk için, henüz keşfetmediğin mutluluğu feda etme..

   İnsanlar keşfetmeyi, hayatlarına yenilikler katmayı bıraktığında ya da memnuniyetsizliğini görmezden gelmeye başladığında mutsuzluğa alışmaya başlıyordu ve mutlu olmak kendi ellerinde iken bile tırnak içinde “rahatlarını” bozup mutlu olmak için çabalamıyorlardı. Herkes yeniden kendi tutkularını, arzularını ve hayallerini keşfetmeye çalışsa ve hayatlarını bu yönde değiştirmeye karar verse kendilerini soktukları girdaptan yine kendileri sayesinde çıkacaklar ve hayalini kurdukları yaşama ulaşabileceklerdi.

   Ben, benim okurlarımın her zaman hayal kurduğunu ve bunu gerçekleştirmek için ellerinden gelen her şeyi yaptığını biliyorum.

   Sözüm meclisten dışarı tabi ki 🙂

   Ama yine de,

   Mutsuzluğun alışılacak bir şey olmadığını, hayatınızın direksiyonunu kendinizin kontrol ettiğini ve bu sebeple yönü yine kendinizin belirleyeceğini unutmayın.

  Mutsuzluk kader değil tercihtir.

                                                                                                     İbrahim ERTEKİN