Makine ve İnsan İlişkisi..

Bir otomasyon öğrencisi olarak makineyi basitçe ben, “Bir amacı gerçekleştirmek için çeşitli parçaların oluşturduğu bir demir yığını” şeklinde tanımlıyorum.

İnsan kavramını ise TDK, “Toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı” şeklinde tanımlıyor.

Beni tanımayanlar için ön bilgi vermek gerekirse Aydın’ın Nazilli ilçesinde doğdum ve 21 yıllık hayatımın 19 yılını orada geçirdim. Daha sonra üniversite için İstanbul’a geldim ve 2 yıldır İstanbul’da yaşıyorum.

“Nazilli küçük ve insanların birbirlerini tanıdığı, sokağa çıktığınızda bir çok insanla selamlaşacağınız oldukça sıcak bir yerdir. İstanbul ise tam tersi insanların yalnızca kendilerini düşündüğü sokakta yürüdüğünüzde kimsenin kimseyi tanımadığı sadece kendi çıkarları için her sabah uyanıp işe giden ve hayatı programlı yaşayan insanların bulunduğu bir şehirdir.”

Olarak tanımlardım ancak İstanbul’dan Nazilliye döndüğümde bu tanımın doğru olmadığını gördüm.

Neden böyle diyorum çünkü fark ettim ki değişen şehirler değil bizleriz. Artık çevremizdeki hayatları umursamadan sanki yalnızca biz varmışız gibi yaşıyoruz. Herkes stresli, herkes yoğun ve gergin, kimse kimseyi görmüyor, önemsemiyor. Herkesin tek amacı sabah erken kalkıp, işe gidip, akşam eve dönüp uyumak ve bunu ölene kadar devam ettirmek. Çevremizdeki değişimlerden bir haber yaşıyoruz ve sanırım bu yüzden tandığımız birini gördüğümüzde “ne kadar değişmişsin?” diyoruz çünkü onun değişimini fark etmek için kafamızı kaldırıp bakacak zamanımız yok.

Gelelim makine ve insanın ilişkisine..

Makineler programlandıkları işi bozulana kadar devam ettirme eğilimindedirler. Onlar için değişen koşulların, mevsimlerin, geçen zamanın, yanlarından geçen insanların, doğan ve batan güneşin bir önemi yoktur. Siz ne dersiniz bilmem ama son zamanlarda çevremde gördüğüm bir çok insana oldukça benzetiyorum ben makineleri.

Artık insanlarda ortalama 20 yaşına kadar programlanma evresini yaşıyor. Bu süreçte oldukça neşeli ve insancıl yaşıyoruz. Programlanma evremizin sonucunda yavaş yavaş hayatlarımızı programlandığımız rutine bağlı kalarak yaşamaya başlıyoruz ve ölene kadar bu rutini sürdürme eğilimine giriyoruz. Yani birer makineye dönüşüyoruz.

Teknoloji sayesinde düşünebilen, öğrenebilen, gülebilen yada ağlayabilen makineler geliştiriyoruz yani yıllardır ruhsuz sadece önlerindeki işleri yapan kocaman aletleri bize benzetmeye çalışıyoruz. Hatta ileri safhalarda belki yemek yiyip, rüya görecekler tıpkı bizler gibi yaşamaya başlayacaklar.

Çok tuhaf bir durum ancak sanki yer değiştirmeye çalışıyor gibiyiz değil mi?

Ruhumuzu daha fazla kaybetmeden gözlerimizi açıp çevremizdeki değişimleri görmeye başlamalıyız. Bir çiçeğin açışını yada güneşin batışını gözlemlemeliyiz. Yaşamak gözümüz kapalı düz bir çizgide ilerlemek değildir. Bazen başka yollara sapıp hiç görülmemiş güzellikleri görmekte gerekiyor. Kafanızı kaldırın ve çevrenizde size benzeyen bir sürü insan olduğunun farkına varın. Değişimler kaçırılmayacak kadar güzeldirler.

Sizlere bir soru sorarak yazımı noktalamak istiyorum. Düşüncelerinizi yorum olarak benimle paylaşırsanız sevinirim. Ayrıca cevaplarınız bir sonraki yazımda bana rehber olacaktır.

Sorum ise şudur.

Bundan 30 yıl sonra makineler bizim benzediğimizden daha fazla, “insana” benzeyebilirler mi?

İbrahim ERTEKİN

İçinizdeki “Cevheri” Keşfedin..

Bugün sizlere herkesin içinde bir cevher bulunduğundan ve bunu nasıl ortaya çıkaracağınızdan bahsedeceğim.

Evet sizinde içinizde bir cevher var ve iddaa ediyorum ki o cevheri yıllar önce kaybettiniz.

Ne zaman kaybettiniz sizce?

Sayıların rakamlardan oluşmuş birer dizi yerine  sahip olduğunuz şeyleri numaralandırmak için kullanmaya başladığınızda, sabahları çizgi film izlemek yerine işe gitmek için erken uyandığınızda, arkadaşlarınızı içten değil çıkarlarınız için seçmeye başladığınızda kısacası hayatı bir oyun yerine ciddiye almaya başladığınızda kaybettiniz.

Yani yetişkinliğe adım attığınızda.

Diyeceksiniz ki saydıklarını yapmaya devam etsek nasıl hayatımızı devam ettireceğiz, nasıl karnımızı doyuracağız, sabahları çizgi film izlersek işe okula kim gidecek?

Haklısınız hayat bizleri maalesef yetişkin olmaya zorluyor ancak önemli olan yapmak zorunda olduklarınızı bitirdiğinizde ne yaptığınız yada yapmak zorunda olduklarınızı ne şekilde yaptığınızdır.

Ben sizlere bu yazımda içinizdeki çocuğu keşfettirmeye çalışacağım.

Çocukken hayat ne güzeldir değil mi ? Sorunlarımız, sıkıntılarımız yalnızca oyunlarla ilgilidir. Çünkü çocukken yaşantımız oyunlardan ibarettir aslında. Bu yüzden bir kumandayı uzay gemisi gibi kullanırız. Ancak yetişkin olduğumuzda o kumanda televizyonu kontrol etmekten başka bir işe yaramaz hatta bulamazsak sinirlenir, bağırır çağırırız. Hayatta böyledir. Yetişkinliğinizde insanları hayatınıza bir şekilde dahil etmeyi bırakıp onları kullanmaya başlarsınız ve istediğiniz gibi hareket etmezlerse onları hayatınızdan çıkartırsınız. Bu yüzden sahip olduğunuz her şey değerini yitirmiştir.

Yetişkinler öyle nankör canlılardır ki sahip olduklarını görmez ve kendini mutsuz etmek için milyon tane bahane üretir. Ancak bilmediği şey şudur ki aslında mutlu olmak için her şeye sahiptir ama onları görmezden gelmede o kadar yeteneklidir ki sanki yarın son nefesini verecek ve dünyadaki hiç bir şey bunu düzeltemeyecek gibi davranır.

Çocuklar en çok anne ve babaları onlarlar ilgilenmiyor, onlarla oynamıyor diye üzülür. Ne mutlu bana ki ben böyle bir üzüntüyle büyümedim. Dikkat edin çocuklarınızın en mutlu olduğu an ona oyuncak aldığınız an değildir onunla oyun oynadığınız andır. Sizlerde kendinizi mutlu etmek için kendinize bir şeyler almayı bırakın ve kendinizle ilgilenin. Sahip olduğunuz ve sizi en mutlu edecek şey içinizde gizli.

Bırakın sayıların azlığını çokluğunu, bırakın yanınızda olan olmayan insanları, bırakın sahip olduğunuz sorunları onlar içinizdeki çocuk için hiç bir anlam ifade etmiyor. Siz onları önemsedikçe içinizdeki çocuğu asla keşfedemeyeceksiniz.

O alamadığınız çantalar, arabalar, kazaklar sizi ulaşmaya çalıştığınız mutluluğa asla götüremeyecek. Sizi mutlu edecek şeyler 5 dk izleyeceğiniz bir gün batımı kadar basittir ve ulaşamayacağınız kadar zor şeyler değildir. Siz onlara sahip olmaya çalışarak kendinizi mutsuz ediyorsunuz.

Mutluluk sandığınız gibi sahip olamadıklarınızda değil aksine sahip olduğunuz ama görmezden geldiğiniz şeylerdedir.

Hadi anlaşalım. Bu yazıyı okudunuz bitti gitti demeden bir şey yapalım. Yanınıza hiç bir sorununuzu, paranızı ve çevrenizdeki sahte insanları almadan sadece sevdiğiniz insanlarla bir gün batımı izleyin. Emin olun o an mutluluğun parada, çevrenizdeki insanların sayısında, alamadığınız kazakta, çantada yada çevrenizdekilerin size davranış şekillerinde olmadığını aslında içinizde ve sizden kaçtığını anlayacaksınız.

İbrahim ERTEKİN

Özel Bir Kutlama ve Teşekkür..

Bugün kısa bir teşekkür yazısı yazmak istiyorum. Herkes renkleri görmek için ışıklara, yeni tatları tatmak için diline ve dünyanın güzeliklerini görmek için gözüne ihtiyaç duyar. Benim babam Mustafa ERTEKİN hayatımın 21 yılında ilerlediğim yolda ışığım, yeni tatları tatmak konusunda aşçım ve güzellikleri görmek konusunda aydınlatıcım oldu. Bugün babamın doğum günü ve ben sizlerin huzurunda ona teşekkür etmek ve doğum gününü kutlamak istiyorum. Beni bugüne yorulmadan, sıkılmadan büyük fedakarlıklarla yetiştiren ve sizlere ulaşmamı sağlayan en büyük destekçim, bana kattığın her şey için teşekkür ederim. Sağlıklı, huzurlu, birlikte ve bol kazançlı yıllara..

Seni çok seven oğlun.

İbrahim ERTEKİN

Merak Edin ve Pişman Olmayın..

Türk dil kurumu merak kelimesini farklı şekillerde tanımlasada ortaya çıkan anlam “gelip geçici istek” yada “kaygılanma” üzerine.

Ben size bugün merakın gelip geçici olmadığını, aksine hayatımıza yol verecek kadar önemli bir şey olduğunu anlatacağım.

Dünyaya gözlerimizi açışımızın ardından öğrenmeye başlıyoruz. Öğrendiğimiz güzel şeylerin yanında kötü tecrübelerimizinde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Peki edindiğimiz kötü tecrübelerin altında yatan sebep nedir?

Ben size söyleyeyim. “Merak ediyoruz”. Zihnimize giren her merak konusu elbette her zaman güzel bir noktaya çıkmıyor. Örneğin sıcak sobaya ilk dokunuşumuz, tadının kötü olduğunu bildiğimiz halde yediğimiz yemekler yada sonunun kötü olacağını bile bile yaptığımız şeyler.

Ancak dikkat ederseniz hep kötü örnekler üzerinden anlatıyoruz. Hem kendimize hemde çevremizdekilere “İnsanın başına ne gelirse meraktan gelir” diyerek merak etmenin ne kadar kötü bir şey olduğunu savunuyoruz.

Ben buna inanmıyorum. Çünkü bir şeyi iyi yada kötü yapan sizin bakış açınızdır. Merak ederek yaptığınız şeylerin ardından ortaya çıkan her kötü olay merak etmenin kötü bir şey olduğu sonucunu çıkarmaz. Merakınızın sonucunda başınıza gelebilecek en kötü olay bile sizlere istemeden bir tecrübe kazandıracaktır.

Merak etmek dünyada size yeni kapılar açacaktır. Size sonu olmayan bir tutkuyla öğrenmeye, yaşamaya ve yeni deneyimler tattırmaya teşvik edecektir.

Albert EINSTEİN diyor ki,

Özel bir yeteneğim yok fakat tutkulu derecede meraklıyım.

Benim sizlere tavsiyem hayatınıza yön verirken, adımlarınızı emin bir şekilde atmak istiyorsanız, merak ettiklerinize kulak verin. Emin olun onlar size doğruyu gösterecektir yada çoktan adım attım hatta unumu eledim eleğimi astım artık merak ettiklerimin bir önemi yok diyorsanız, doğanın bizlere sunduğu güzelikleri evinizde televizyon karşısında oturarak yaşayamazsınız. Evinizde ümitsizce otururken sizin ihtiyacınız olan şey güneştir. Tıpkı karanlık gecenin ardından doğan ve dünyamızı aydınlatan güneş gibi. Merakta sizin zihninizi aydınlatacak olan güneştir. Ayağa kalkın merak edin bırakın eliniz yansın yaşayacağınız güzelliklerin yanında hiç bir önemi yok. Gün gelip artık merak ettiklerinizi yaşayamayacak duruma gelirseniz en büyük düşmanınız kendiniz olacaksınız.

Nefes alabiliyorken merak edin ve yaşayın..

İbrahim ERTEKİN

Hayat Amacı..

TDK “amaç” kelimesini “hedef” olarak tanımlamış.

Diğer yazılarımı okuyanlar bilir. Genelde tanımlar konusunda TDK ile ters düşerim ancak ilk defa katılıyorum.

Gelelim asıl tanımımıza “Hayat Amacı”.

Hayat amacı insandan insana değişen. Kişinin yaşam şartları, imkanları ve istekleri doğrultusunda farklılık gösteren. Kişi kendisini nerede görmek istiyorsa orada olduğunu hayal ettiren bir tür hedeftir.

Amaçtan farklı olarak, amaç bir konu üzerinde kurulan hayaldir ve birden fazla amacınız olabilir. Hayat amacı ise hayatınızın muhtemelen gidişatını ve yönünü belirleyecek olan tek hedeftir. Amaçlar çoktur ancak hayat amacı tektir.

Hayat amacı olmayan bir kişi karanlıkta, kulakları ve ağzı kapalı hiç bilmediği bir yerde araba kullanan bir kişiye benzer. Kaza yapmaması kaçınılmazıdır. Benim “hayat amacım” yok ancak “amaçlarım” var diyenlere ise vereceğim cevap şudur. Arabaya bindiniz, elinizde haritanız var gidebileceğiniz yollarınız var ancak nereye gideceğinizi bilmiyorsunuz. Ne yaparsınız ? Ben söyleyeyim hiç bir şey çünkü en kötü karar kararsızlıktır. Yanlış yola sapın tek yapmanız gereken şey geri geri gelmektir ancak o arabanın koltuğunda nereye gideceğinizi bilemiyorsanız o güne kadar yaşadığınız hayatı boşuna yaşamışsınız demektir.

Şimdi hayat amacı olmayanlar için bir rehber niteliğinde nasıl hayat amacı belirleyebileceğinizi söylüyorum not edin.

Bir. Düşünün.

İki. Hayal Kurun.

Üç. İnanın.

Dört. Çalışın.

Bu dört seçeneği bir noktada toplayıp bir konuda buluşturabilirseniz tebrikler. Hayat amacınızı buldunuz demektir.

Singularity yazımda belirttiğim gibi herkes bir hayat amacı uğruna bu hayatta onu bulmadan ve gerçekleştirmeden gerçek ve saf mutluluğu elde edemeyeceksiniz.

Ahmet Şerif İZGÖREN diyor ki,

Bedava peynir sadece fare kapanında olur.

Son olarak benim sizelere tavsiyem. Hayat amacınızı bir papatya tarlasına benzetin. Kimsenin dokunmadığı, ayak basmadığı ve dünyanın en güzel papatyalarının orada olduğu bir yer düşünün. Nefes alan herkes oraya gitmeyi hayal eder. Ancak orada kimse olmamasının nedeni oraya giden çamurlu, zor şartlara sahip yollardır. Eliniz yüzünüz ne kadar çamur olursa olsun oraya gitmekten asla vazgeçmeyin.

-Henüz hayat amacını gerçekleştirememiş biri olarak söylüyorum-

Yaşadığınız hayat ne kadar zor olursa olsun. Hayatınızın herhangi bir anında o tarlaya ulaştığınız an kadar mutlu olduğunuzu düşünüyorsanız. Siz bu dünyadaki en şanslı insansınız.

Kıymetini bilin..

İbrahim ERTEKİN

Hayal Et..

Öncelikle şunu söylemeliyim ki ben mantıklı bir babamın mantıklı oğlu olarak büyüdüm. Bu nedenle alacağım kararları ve yapacaklarımı duygularımla değil mantığım ile düşünen bir bireyim. Ancak sizlere bu yazımda neden daha geniş çaplı düşünmeniz gerektiğini anlatacağım.

Belki hatırlamasakta ilk adımlarımızı atarken bir gün koşabilmenin hayaliyle atarız. ilk koşuşumuzun ardından jandarma, doktor,astronot vb. olmanın hayalini kurmaya başlarız. Yaşımız biraz daha ilerlediğinde yüzümüzü gerçeğin korkutucu yüzüne döneriz ve kendimizi o kalabalığın bizlere biçtiği hayatı kovalamaya başlarken buluruz. Gün geçtikçe daha az hayal kurar daha gerçek yaşamaya başlarız. Hiç düşündünüz mü çocuklar bu kadar güler yüzlü olabilirken bizlerin neden bu kadar somurtkan canlılar olduğumuzu? Ben sizlere söyleyeyim. Büyüdükçe hayal kurmayı bırakıyoruz. Bizleri mutlu edecek o çocukken hayalini kurduğumuz hayattan uzaklaşıp kendimizi para,ünvan, koltuk gibi insan mutluluğu için hiç önemi olmayan şeylerin kollarına atıyoruz.

Belki de ben şanslı azınlıktan biriyim. Bugün olduğum noktanın hayalini oldukça uzun zaman önce kurmaya başladım. Şanslıydım çevremdekiler ne yapacaklarından habersizken ben seveceğim işi bulmuştum. Bunu hayal ederek başardım çünkü şans eseri bir noktaya gelen insanların aksine bulunduğum noktanın beni mutlu edeceğine çok önceden emindim çünkü zihnimde bu günü yaşamıştım.

Sıfır adlı kitabın – Okumanızı şiddetle tavsiye ederim- giriş cümlesinde okuduğum bir söz vardı. “Çok hayal kuruyorum. Sayıca fazla olunca, biri gerçek oluyor!” Verginin vergisini ödediğimiz bu günlerde bedava olan tek şey hayallerimizdir.

Albert EINSTEIN’in çok sevdiğim bir sözü vardır.

Mantık sizi A noktasından B noktasına götürür. Ancak hayal gücü her yere.

Hayallerinizde Tanrı sizlersiniz. Dünyanızı istediğiniz gibi şekillendirebilirsiniz. Sizlere tavsiyem bıkmadan, sıkılmadan ve üşenmeden hayal kurun. Yaşınızın, sahip olduğunuz hayatın ya da imkanlarınızın hayal kurmanın önünde hiçbir engel olmayacağını unutmayın. Hayalini kurmadığınız bir hayata ancak şanslı iseniz sahip olabilirsiniz.

İbrahim ERTEKİN

F=m.a

Bugün Newton’un Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica (Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri) kitabında yazdığı temel hareket yasalarının 2. maddesi olan kuvvet formülü üzerine konuşacağız.

Newton bu yasa ile diyorki “Bir cisim üzerindeki net kuvvet, cismin kütlesi ile ivmesinin çarpımına eşittir ve kütle arttıkça ivme azalır.”

Ben sizlere elbetteki fizik hakkında bir yazı okutamayacağım ancak kitabın ismindende anlayabileceğiniz gibi bu kitap doğa felsefesinden esinlenerek formülere dökülmüş bir fizikten bahsediyor.

Gelelim formülümüze “F=m.a”. F kuvvettir bu sizi mutluluğa yada hayallerinize taşıyacak, onu elde etmenizi sağlayacak ve sizi harekete geçirecek olan kuvvettir. m kütledir ve sizin sahip olduğunuz kişisel sorunlarınızı temsil eder. a ise ivmedir. Sizin hedeflerinize, hayallerinize ve her şeyden önemlisi kendinize olan inancı temsil eder.

Yani İnancınızı arttırır ve yükünüzü hafifletirseniz hayallerinize giden yolda kuvvetinizi ve dayanıklılığınızı arttırmış olursunuz.

Sahip olduğunuz yada sahip olduğunuzu düşündüğünüz yükler, siz onlardan kurtulmadıkça hayatınız boyunca ne kadar kendinize inansanızda hayallerinize ve amaçlarınıza giden yolda yürümenize her zaman engel olacaktır. Sizlere Bir bardak su yazımda da anlattığım gibi siz yükünüzü bir kenara bırakmadıkça mutluluğunuza giden yolda en büyük düşmanınız olacaklar.

Ve unutmayın hayatınızda ki hiç kimse sizi amaçlarınıza ve mutluluğunuza giden yolda yaşadıklarınıza göre değil o noktaya gelip gelemedinize göre yargılayacak..

İbrahim ERTEKİN

 

Bilmek..

TDK bilmek kelimesini “Bir şeyi anlamış veya öğrenmiş bulunmak” olarak tanımlamaktadır.

-bilmek bir eylemdir. Ancak neden kelime dediğimi birazdan anlayacaksınız-

Bu yazıyı okuduğunuzda muhtemelen 21 yaşında internet çağında doğmuş biri böyle düşünemez diyeceksiniz ancak ben bilmek kelimesini günümüze uyarlayarak eyleme dönüştüren birisiyim.

Gelelim neden kelime dediğime. Yaşı 15-30 arasında değişen yani internet çağında doğmuş benim gibi kişilerin neredeyse tamamının elinde olan ve çok güvendiği bir güç var “Google”. Eskiden bilgi ulaşması zor ve pahalı olan bir ürün gibiydi. Ona ulaşmak için ya çevrenizde merak ettiğiniz konu hakkında bilgisi olan biri yada bir ansiklopedi olmalıydı. Ancak bugün Google bunların yerine geçmiş durumda. Çağımızın hastalığı olarak görülen “ben her şeyi biliyorum” durumu da buradan kaynaklanıyor çünkü hepimiz artık kolayca bilgiye ulaşabiliyoruz. Hatta bunun bilimsel bir adı bile var “Google Efekti”. Tanımı ise İnternette kolayca ulaşılabilecek bilgileri akılda tutmama durumudur.

Artık bilmenin bir önemi kalmadı kime ne sorsanız mutlaka biliyordur ama hatırlamıyordur çünkü gerçekten öğrenmemiştir. Google’dan aratmıştır, okumuştur ve kapatmıştır. Bilmeyi kelimeden çıkartıp eyleme dönüştürmek istiyorsanız merak edin o bilginin size mutlaka bir şey kazandıracağına inanın.Yanlış bilmekten korkmayın mutlaka birisi sizin hatanızı mutlaka düzeltecektir. Düzeltilmenin küçük düşmek olduğunu düşünmeyin. Goethe der ki “Uşağım bile olsa, yanlışlarımı düzelten efendim olur.” Bir bilgiye ulaşmak bu kadar kolaylaşmışken ona ulaşmaktan yorulmayın. Asla unutmayın önemsiz bilgi yoktur, bilmek istemeyen çünkü ona bir şey kazandıracağını düşünmeyen insanlar vardır.

Bilmek bir yanılsamadır. Bildiğinizi sandığınız her şeyden şüphe edin aslında hiç bir şey bilmediğinizi göreceksiniz..

İbrahim ERTEKİN

Bir Bardak Su..

Hayatınızı bir bardak, sorunlarınızı içindeki su olarak hayal edin.

Bu bir bardak suyun ağırlığı ne kadardır ? (Bir tahminde bulunun ve okumaya devam edin.)

Bir çok insan 200 gr-500 gr arası bir değer olarak tahmin etmiştir. İnanın bende böyle düşünüyordum. Bir gün izlediğim bir videoda bir profesör bu konuyu şu şekilde yorumlamış.

Bir bardak suyun ağırlıklığı görecelidir. Bardak sizin hayatınızı içindeki su ise sorunlarınızı temsil eder. Bardağı elinizde tuttuğunuz sürece ağırlığının arttığını hissedeceksiniz. Değişen bardağın ağırlığı değildir çünkü ne bir damla artar nede bir damla azalır. Değişen sizin dayanma gücünüzdür. Sorunlarınızı ne kadar çabuk sorun olmaktan çıkartırsanız yani suyu masaya bırakırsanız, ağırlığın sizin için bir önemi olmadığını göreceksiniz.

Steve JOBS der ki “her gününüzü son gününüz gibi yaşayın. Bir gün haklı olduğunuzu göreceksiniz.”

Her gününüzü son günüz gibi yaşamanız ve daha güzel yapabilmeniz dileğiyle..

                                                                                                                             İbrahim ERTEKİN

Fark Yaratın..

Türk Dil kurumu Fark kavramını “Bir kimse veya nesnenin bir başkasıyla karıştırılmamasını sağlayan ayrılık, benzer şeyleri birbirinden ayıran özellik, başkalık, ayrım, nüans” olarak tanımlıyor.

Birçok insan ise bir şeyleri karıştırmamak için gözle görülen değişiklikleri ayrıt etme durumuna fark demektedir.

Ben ise size fark kavramını değil fark yaratmak kavramını açıklamak istiyorum. Sizlere Singularity yazımda Gordon MOORE’un ortaya attığı, Moore yasasından bahsetmiştim. İnsan nüfusu tıpkı işlemcilerin içinde bulunan transistörler gibi her yıl katlanarak artmaya devam ediyor. Kozmos içinde bulunan bir karıncanın gözünün göz bebeği kadar olan dünyada yaşayan 7 milyar insan ve her gün yeni doğan binlercesi. Belki her biri görünüş açısından birbirlerinden farklı olsada sahip olduğu nitelik açısından her insan aynı şartlar altında doğuyor. Bizi birbirlerimizden ayıran yaşadığımız hayatlar, sahip olduğumuz ten rengi yada cinsiyetimiz değildir sahip olduğumuz “niteliklerdir”.

Bence bizleri birbirimizden ayıran durum farklılıklarımız değil niteliklerimizdir. Bu iki kavramı birbirlerinden ayıran durumu açıklamak gerekirse fark doğuştan sahip olduklarımızdır. Nitelik ise nefes aldığımız süre boyunca okuduklarımız, öğrendiklerimiz ve kazandıklarımızdır.

Nefes aldığınız şu kısacık hayatınız boyunca çevrenizdeki insanlara benzemeye çalışmayın sizleri siz yapan şey niteliklerinizdir. Doğru bildikleriniz değil yanlış bildikleriniz sizi nitelik sahibi yapar. Daha doğrusu yanlış bildiklerinizi merak etme arzunuz sizi nitelikli birer insan yapar.

Benjamin FRANKLİN’in sözüne göre insanlar üç sınıfa ayrılmıştır “hareket ettirilemeyenler, ettirilebilenler ve hareket edebilenler.”

Siz hareket edebilenlerden olun ve fark yaratın.

Her zaman yenisini merak etmeniz ve hayatınıza dahil etmeniz temennisi ile..

Farklı kalın, meraklı kalın..

İbrahim ERTEKİN