Satranç Taşları Üzerine..

Satranç bir çeşit savaş simülasyonudur. Kurallarını bilseniz de bilmeseniz de taşları hakkında az çok bilginiz vardır. Satranç bilenler her taşın hiyerarşik bir sınıfı temsil ettiğini bilir. En önemli taş ise şahtır. O yıkılır ise oyun biter.

Bugün satrancın aslında sadece bir oyun olmadığını hayata dair önemli ipuçları taşıması üzerine konuşacağız.

Şah yanına savaşı kazanmasına yardımcı olacak büyükbaşları alır. En önemlisi vezirdir. Kazanmak için belki de en önemli rol ona aittir. Tüm hareketleri yapabilme becerisine sahip tek taştır. Vezirin yanında fil, at ve kale bulunur. Bu savaşta en önde piyonlar bulunur ve ilk onlar feda edilir. Vasıfsız, hareketi kısıtlı ve önemsizdirler.

Bu savaşta şah sizsiniz. Gücünüzü yanınızdaki dostlarınızdan alabilirsiniz ve hayatınızdaki zorluklarda feda edebileceğiniz değersiz insanlara sahip olabilirsiniz.

Savaş başlar önden değersiz dostlarınızı gönderirsiniz ki arkadan gelecek güçlü dostlarınıza yer açılsın. Siz yanınızdaki dostlarınıza güvenip önünüzdeki güçsüzleri harcarsınız. Ancak onların değerini yanınızda sizin için savaşacak güçlü dostlarınız kalmayana kadar anlayamazsınız. Bir bakmışsınız feda edilmesi baştan belirlenmiş bir piyon ve siz kalmışsınız.

Satrancın önemli kurallarından biri şudur. Bir piyon tek başına kalır ve karşı tarafa ulaşmayı başarırsa istediğiniz taşa dönüşebilir. Buna başta çok güvendiğiniz vezir de dahil.

İşte bu kural oyunun en büyük hayat dersidir aslında. Sizin değersiz gördüğünüz ilk feda ettiğiniz dostlarınız canı pahasına sizin için en uzağa gidip her şeyi lehinizde değiştirebilir.

Çevrenizdeki insanları sınıflandırırken size olan yakınlığı ile değil sizin için göze alacağı şeylere bakın. Size en yakın görünen vezirin yokluğu oyunu kaybettirebilir elbet ama en uzak ve değersiz görünen piyonun oyunu kazandırabileceğini unutmayın.

 

Huylu Huyundan Vazgeçer mi?

Hepimizin hayatında kötü huylara sahip insanlar vardır ya da bir zamanlar olmuştur. Kendileri de bunun farkında olmasına rağmen genelde benim huyum bu, kabul ediyorsan böyle et diyen ve size yaşattıklarını umarsızca yaşamatmayı sürdürürler. Hayat onlara değişmeleri ve bu huylarından vazgeçmeleri için fırsat verir lakin bu tipler genelde burunlarının dikine gitmeyi sevdiklerinden hiç bir şekilde kendilerinden ödün vermezler.

Bugün size bununla alakalı bir hikaye anlatarak yazıma başlamak istiyorum.

Nehir kenarında yaşayan bir kurbağa nehrin karşısına geçmek isteyen canlıları sırtına alarak karşıya geçirmeyi ve bunun için hiç bir karşılık beklememeyi kendine amaç edinmiş. Yağmur, çamur, kar, güneş demeden isteyen herkesi nehrin karşısına geçirerek onların iyiliği için çalışmış. Ta ki bir gün kurbağayı bir akrep ziyaret edene kadar. Kurbağa akrebin tüm yalvarışlarına rağmen onu karşıya geçirmek istememiş çünkü nehrin ortasına geldiklerinde onu sokmasından korkmuş. Akrep ise “eğer seni sokarsam ikimizde nehre düşer ve ölürüz.” diyerek onu ikna etmiş. Akrep kurbağanın sırtına çıkmış ilk taşa atlamış oradan ikincisine. Kurbağa biraz olsun kendini rahat hissettiği anda sırtında bir acı hissetmiş. Acı ve korku dolu bir ses tonu ile akrebe dönen kurbağa “Ne yaptın? Şimdi ikimizde öleceğiz!” diye veryansın ederken akrepten beklenen cevap gelmiş “Ne yapayım? Benim de huyum böyle.”

Bu hikayede huyundan vazgeçmedi ve masum bir kurbağanın canını hiçe saydı diye kızar mısınız? yoksa yaşayacağını bildiği halde güvenmeyi seçen kurbağa mı suçlu?

İyilik yapmak, körü körüne sonuçlarını düşünmeden birisine yardım etmek değildir. Birisine yaptığınız iyilik başka birini ya da sizi etkileyebileceğini durup düşünmenizi öneririm. Eğer kurbağa sırtına akrep ile başka birini daha alsaydı ve üçü birlikte nehre düşüp ölseydi buna sebep olan akrep kadar, sonuçlarını düşünmeyen kurbağa da bir o kadar suçlu olurdu.

Ama her ne durum olursa olsun size elini uzatmış birine hiç düşünmeden reddetmeyi de doğru bulmuyorum. Aksi bir örnek ile sizin yardım ettiğiniz birisi o vesile ile onlarca hayatı güzelleştirebilir.

Bu sebeple başlıkta okuduğunuz soruyu değiştiriyorum.

Huylu huyundan vazgeçer mi vazgeçmez mi orasını bilmem ama huylu huyundan vazgeçmiyor diye siz iyilik yapmaktan vazgeçer misiniz..?

Tekmeleyen Ayak, Okşayan elden İyidir..?

Hepimizin bir takım alışkanlıkları vardır. Kahve içtiğimiz mekan, yemek yediğimiz restoran, sık kullandığımız kelimeler ve arttırılabilecek nice örnek bizi güvende hissettirdiği için hayatımıza bir şekilde yer etmeyi başarmıştır. Biz bu alışkanlıkların dışında kendimizi güvensiz, mutsuz ve huzursuz hissederiz.

Bugün bu alışkanlıkların değişmesi üzerine konuşmayacağız. Bugün insanların size alıştırdığı yaklaşım üzerine bir hikaye anlatacağım.

Rus yazar Dostoyevski toplum içerisinde konuşma yapması sebebiyle hapse atılır. O güne dek insanların davranışlarını iyi analiz edebildiğini düşünüyorken tanıştığı bir köpek ona tüm bildiklerini unutturur. Hapishanede bu köpeğin yanından geçen tüm mahkumların ona tekme attığını ama köpeğin tepki vermeyi bırakın kaçmadan beklediğini gözlemler. Daha sonra bunu irdelemeye başlar. Köpeğin aksine bir mahkum yanına yaklaştığında boynunu eğerek gelecek olan tekmeye kendini hazırladığını fark eder. Bunun üzerine Dostoyevski köpeğin yanına yaklaşır ve onu okşamak ister. Köpek şaşkın gözlerle ona bakarken Dostoyevski’nin yaklaşımından ve onu okşamasından korkar ve havlayarak ondan uzaklaşır. İlerleyen günlerde de bu köpek ne zaman Dostoyevski’yi görse ondan korku dolu gözlerle uzaklaşır. Dostoyevski bu hikayeyi “Ölüler Evinden Anılar” isimli kitabında anlatmıştır.

Buradan çıkarılacak ders, kötülüğe alışmayın, alıştırmaya çalışandan uzak durun. Bir yerlerde sizi okşamak için bekleyen birileri her zaman vardır. Herkes size tokat atıyor ve siz de yanağınızı uzatıyorsanız üzgünüm tokat atacak insanlar hayatınızdan asla eksilmeyecek.

İbrahim ERTEKİN

Ames Odası..

Bugün düşünerek başlıyoruz..

Önce gözünüzde büyüttüğünüz, yaklaşmaya ve yaşamaya korktuğunuz olayları bir düşünün. Daha sonrasında ise ne kadar boş ve anlamsız kaygılar güttüğünüzü anladığınızda kaybettiğiniz zamanın pişmanlığını düşünün.

Daha sonra ise tam tersini yani ne kadar boş ve kolay görünen ama aslında dipsiz birer kuyu olan, sizi içine çekerek acı çektiren ve ızdıraplar içinde bırakan olayları düşünün..

İşte bunun görsel örneği olan “ames odası” üzerinden bakış açınızı sorgulatmak istiyorum. Ames odasını en az bir kez gördüğünüzü düşünerek kısaca hatırlatmak istiyorum. Odanın bir ucuna gittiğinizde normal boyunuzun 2 katı, diğer ucuna gittiğinizde ise yarısı kadar görünürsünüz. Oda aslında çapraz konumlandırılmış lakin normal görünmesi üzerine dekore edilmiştir. Göz yanılgısı için güzel bir örnektir.

Yaşadığınız ya da yaşayacağınızı düşündüğünüz olaylar için erken bir kanıya varmak aslında bu duruma benzer. Savaşacağınız, mücadele edeceğiniz şey normalin 2 katı zor ya da yarısı kadar kolay görünebilir. Burada önemli olan sizin ona nereden baktığınızdır. Gözünüzün gördüğü gibi yorumlarsanız hayatınızı hiç gerek duymayacağınız bir mücadeleye sokabilir ya da tersi durumda görmezden geleceğiniz ya da basite indirgeyeceğiniz bir şeyle hayatınızın şokunu yaşayabilirsiniz.

Bu durumda yapılması gereken panik yapmamaktır. Hepimiz gözümüzün gördüğüne koşulsuz inanırız ama bazen gözümüz bile bizi kandırabilir. Böyle durumlarda en büyük silahınız düşüncelerimizdir. Onları organize eden ve filtre ederek size gösteren bilinçaltınızı yönetmeyi öğrenmeli ve sizi kandırmasına izin vermemelisiniz. Korkularınızın üzerine gidecek kadar cesur, basit gördüklerinize temkinli yaklaşacak kadar çekimserliğinizi korumalısınız.

Özetle, ames odasında bir şeyin boyu sadece odanın ortasında kaldığında normal boyutunda görünür. Bir şeyin zorluğu hakkında karar verirken önyargılı olmamalısınız. Zihninizin karar mekanizmasını buna göre eğitmeli ve sorunlarınızı odanın ortasına getirerek onun gerçek büyüklüğü ile yüzleşmelisiniz.

Düşünerek başlamanızı ve düşünerek bitirmenizi temenni ederim zira hayat sizden olana bile güvenmeyecek kadar yanıltıcı..

İbrahim ERTEKİN

 

 

Schrödinger’in Bir Şeyleri..

Bu yazı 116 gündür süren karantinamın ardıdan İstanbul – Nazilli yolculuğumu sürdürdüğüm Havaş otobüsünde yazılmıştır.

Schrödinger, Avusturyalı ve kedisiyle ünlü bir fizikçidir. Kendisi ortaya attığı bir kurama göre hava geçirgen ve içerisinde 1 saat sonra radyoaktif bozunma ile aktif olacak zehir dolu bir kutuya bırakılan kedinin kutunun kapağını açmadığımız sürece ölü ya da diri olma ihtimallerinin eşit olduğunu bu nedenle kedinin aynı anda hem ölü hemde diri olduğunu söylediği bir kuram ile meşhur olmuştur.

Anlamasının güç olduğunu biliyorum zaten biz kedisiyle değil tabaklarıyla ilgileneceğiz.

Bir dolap düşünün. Kapağı cam yani içini görebiliyorsunuz. Bu dolap devrilmiş ve kapağı açıldığında yere düşüp kırılacağı neredeyse kesin tabaklarla dolu olsun..

Sorumuz ise şudur. Kapağı nasıl açarsınız ya da açar mısınız?

Tabaklar hem kırık hemde sağlamdır. Lakin sağlam olması onun işlevsel olduğu anlamına gelmez çünkü kullanmak için kapağı açarsanız yere düşüp kırılacaktır.

Bu kadar ihtimal hesabı yeter bence. İhtimaller ile matematikçiler ilgilensin. Gelin biz bundan başka bir ders çıkaralım.

Hayatlarımız boyunca insan ilişkilerimiz ya da işimizde buna benzer durumlar yaşadığımız olmuştur. Kendimize itiraf edemesekte iyi gitmeyen ilişkiler, ciro yapmayan işler, gözle görülen ama düzeltilmesi için çaba gerektiren bunlara benzer bir çok durumu örnek olarak sayabiliriz. Bunlar ve benzeri durumlarda çabalamak ve kurtarmaya çalışmak, tartışmasız ilk yapmamız gereken şey midir? bence bunu iyi düşünmelisiniz. Her ihtimali düzgünce hesaplamalı ve buna göre aksiyon almak herkes için en akıllıca çözüm olacağının aşikar olduğunu lütfen göz önünde bulundurun. Tabiki size uğraşmayın kapağı açın tabakları kırın demiyorum. Lakin kapağı açarak kurtarmaya çalıştığınız tırnak içinde “üç kuruşluk” tabaklar ise sizce kırıkların sizi yaralamasına değer mi? Burda önemli olan tabağın değeridir. Tabak vardır hayatınızda yer etmiş, hikayelerinize konu olmuş, maddi ve manevi değeri olan ama öte yandan tabak vardır plastiktir, yemeğinizi yersiniz ve çöp olur..

Özetle, bir şeyleri kurtarma çabanızın size ne kazandıracağını ve ne kaybettireceğini iyi hesaplamalı, aksiyonu buna göre almalısınız.

Schrödinger’e göre tabak kırık mı sağlam mı? bunu bilemem. Şahsen bu dolabın içinde duran, kırılması kesin ve hayatımda derin bir yeri olmayan tabakların da kırılacak korkusuyla bir ömür geçiremem.

Karar sizin..

İbrahim ERTEKİN

 

 

Bir Japon Öğretisi..

Hayatlarımız boyunca defalarca düşer, aldatılır, aldanır bazen aldatırız. Kimimiz hayatın sillesini yer ve bir daha toparlanamaz; kimimiz ise öyle bir kalkar ki düştüğü yerden, düşünle kalkan bambaşka insanlar oluverir. İşte bu yaşadığımız her bir acı içimizde kırıklar oluşturur. Kimisi kılcaldır, görünmez; kimisi yarıktır, uzaktan bakınca anlarsınız o insanın bir acısının olduğunu.

Hepimizin bildiği kalp kırıklarını onarmak üzerine bir deyiş vardır. Bardağı yere atınca paramparça olur ve yapıştırsanız da izi kalır misali.

Bugün bu kırıklıkların tamiri üzerine konuşacağız..

Bir Japon inanışına göre kırıklar birer yaşanmışlıktır. Onları atıp yenisini almak yerine tamir ederek hayata yeniden kazandırmak isterler fakat bahsettiğimiz tamirat o kırığı gizlemek yerine, kırılmışlığı daha da açığa vurmak üzerine yapılır. Çünkü her bir kırık eşsizdir ve yaşanmışlıkları içinde barındırır. Kırılmış nesneler eritilmiş gümüş ya da altın ile bir araya getirilir ve kullanmaya devam edilir ve buna “Kintsugi” sanatı adı verilir.

Peki biz bundan ne öğrenmeliyiz?

Başta da bahsettiğim gibi hiç birimizin hayatı kusursuz ve düz bir çizgide ilerlemez. Çıkışlar olduğu gibi düşüşlerin de olduğunu unutmamalıyız. Önemli olanın düşmek değil kalkmak olduğunu sizlere her zaman söylüyorum ama Kintsugi sanatı kalkmanın da ötesini bizlere anlatıyor aslında. Her bir düşüş hayatımızda bir iz bırakır. Bunu 404 yapıştırıcı ile yapıştırıp hiç yaşanmamış gibi hayatınıza devam edebilir misiniz? Belki başkaları sizin yaranızı görmez ama o iz her zaman sizin için orada olacaktır. Siz de hiç yaşanmamış varsaymak için bundan bir ders çıkartmayacaksınızdır. Çünkü çıkartırsanız o yara ömür boyu sizinle yaşamaya devam eder diye düşünürsünüz.

İşte bu noktada kırıklıkların birer son olmadığını, aslında değerli birer öğreti olduğunu unutmamalıyız. Hatta bunları altın gibi değerli bir maden ile perçimleyerek dışarıya “Ben düştüğümde sıradan bir cam parçasıydım ama altınla tamir ettiğim ruhum eskisinden daha da değerli.” mesajını vermek, yaşanmışlıkların aslında birer fırsat olduğunu vurgulamak için iyi bir şans olabilir.

Unutmayın ki herkes kırılır lakin herkes altınla tamir edilip değerine değer katamaz..

İbrahim ERTEKİN

 

 

Üç Harflilerin Etkilediği Hayatlar..

Korku filmi ismi gibi attığım başlık için özür dilerim ama hayatımızda öyle üç harfliler var ki ışıldayan gençlerimizin ampülünü patlatıyor, aileleri telefonlara bakamayacak durumlara getiriyor. Biliyorum çünkü her genç gibi o üç harfliler benim de içime girdi.

Hala bu üç harflilerin ne olduğunu tahmin edemeyenler için YKS, LGS, YGS, LYS, DGS, SBS, MSÜ ve hatırlamadığım ya da adı zaman içinde değişen sınavların önemsizliği ve gençlerimiz üzerindeki etkilerini konuşalım biraz.

Geçtiğimiz hafta yapılan LGS (Lise Geçiş Sınavı) ve bu hafta sonu yapılacak YKS (Yükseköğretim Kurumları Sınavı) zaman içerisinde geçirdiği isim ve biçim değişikliklerine rağmen yarattığı etkiler değişmedi. Sonuçları kimilerini gururlandırmış,  kimilerini de üzmüş olması bir yana neredeyse her gencimizin hayatını bir şekilde derinden etkilemeyi başarmıştır. Lise sınavları üniversite sınavlarına göre daha az gerilimli ve stresli geçer ama her ailenin çocuğunu, oturduğu şehirdeki o tırnak içinde “MARKA” olmuş liseye gönderme hayali olduğunu tartışmaya gerek yok sanırım.

Blog benim olduğuna göre kendimi yerme ve övme hakkımı kullanarak biraz örneklendirmek istiyorum yazımı..

Ben hiçbir zaman parmakla gösterilecek kadar başarılı bir öğrencilik hayatı yaşamadım. İlkokulda sınav puanlarına göre oturma düzeni yapardı hocamız. (Kendisine buradan selamlar.) Ben genelde ya ortalarda ya da sonlarda olurdum. Ortaokulda da durum pek değişmedi. Derse olan ilgisizliğim yüzünden ve hocaların görmemesi için arkalarda oturmayı tercih ettim çoğu zaman. Ben ortaokula başladığım sene SBS denilen ve ortaokul süreci boyunca yapılacak bir sınav sistemi gelmişti. Her sene sonunda yapılan o sınav büyük bir stresti benim için. İyi geçmediğini bal gibi bilmeme rağmen çıkışta soranlara klişe olarak “fena değildi ama matematik biraz zorladı.” demekten sıkılmıştım. Hele bir de sonuçların açıklandığı o gün yok mu? Tırnak içinde “derslerde aldığı notlarla gurur kaynağı olan çocukların” velileri aileme telefon açar sonucumu öğrenmek isterdi. Ne şanslıyım ki amaçları kendi çocuklarının sonuçlarını söylemek asla olmadı..

İp cambazlarını bilirsiniz. İlk kural ipin üzerinde yürürken aşağıya değil ileriye bakmaktır. Eğitim hayatım biraz buna benziyordu başarısızlıklarla dolu ama gözüm hep ileride, ipin diğer ucunda idi. Arkadaşlarım “Marka” liselere gittiler ben ise itlik, serserilik peşinde çocukların gittiği meslek lisesine..

Eeee çalışmazsan o marka okullara gidemezsin tabi ki dediğinizi duyar gibiyim. Söylediğim gibi ben ip cambazıyım. Bende bilirdim aşağıdan başımı kaldırıp ipin üzerinde yürürken düşmek üzere olan adamı izlemeyi ama ipin ucunu sağlamlaştırmak için o hor görülen meslek lisesinde olmalıydım. Fark yaratmanın derslerde alınan yüksek notlarla olmayacağını çok önceden anlamıştım. Derken lise bitti ve o korkulan üniversite sınavı gelmişti. Sonuç sürpriz değildi aslında. Barajı geçememiştim. O sene tüm arkadaşlarım tırnak içinde “iyi üniversitelerin iyi bölümlerine gitmişti”. Ailemin de desteği ile bir sene daha denedim. Bu sefer de yeterli puan olmayınca yolu uzatmaya karar verdik ve önlisansa kayıt yaptırdım. Hedef bir başka üç harfli olan DGS ile dört yıllığa geçmekti ve bilin bakalım ne oldu? Önlisansın ardından girdiğim sınavda yine başarısız olmuştum. İpin ucu yakındı geri dönmek ya da düşmek seçenekler içerisinde değildi ve bir hamle daha yaparak hedefe ulaşmıştım. Bir seneme daha mal olmuştu ama önemi yoktu. Bu sefer başarmıştım.

Şimdi bunları neden anlattım? Olduğum yerde olmanın hayalini ortaokulda kurmaya başlamıştım. Daha yaşıtlarım belki hayal nasıl kurulur bilmezken ben çizgileri çekmiş ve hayatımın yönünü belirlemiştim. Bugün Yıldız Teknik Üniversitesi Kontrol ve Otomasyon Mühendisliği okuyorum. Yaşıtlarım daha üniversitenin ü’sünü düşünmezken ben ne olmak istediğimi biliyordum. Bu süreçte çok başarısız oldum. Ailem eleştirildi, ben daha çok eleştirildim. Arkadaşlarım sırtını çevirdi. Yalnız kaldım. Ama ip cambazı olmak bu demek değil miydi?

Özetle, lise sınavına giren kardeşlerimin ailelerine sesleniyorum. O marka okullara gönderdiğiniz çocuklarınız başarıyı garantilemiyor. Veli olarak yapmanız gereken şimdiden onu mutlu edecek mesleği seçmesi için teşvik etmek ve bunun için neler yapması gerektiğini onunla birlikte araştırmak. Kötü liseye gidip bari sırtını devlete dayasın KPSS’ye girsin dediğiniz çocuklarınızın hayat boyu yaşayacağı mutsuzluğun sebebi olmayın.

Üniversite sınavına giren arkadaşlarıma ve velilerine sesleniyorum. Sınavdan gelecek sonuç ne olursa olsun siz gideceğiniz yönü o sonuca göre belirleyecekseniz, hayatınız boyunca mutsuz bir birey olmaya şimdiden hazırlanın. Amcanızın oğlu, komşunuzun kızı şuraya gitmiş okumaya şimdi şu kadar maaş alıyormuş diye konuşulan ve önünüze konulan insanlar birer yalandan ibaret. Siz gideceğiniz yolu bilmiyorsanız, başkasından medet ummayın. Sonuç iyi ya da kötü hayalinizi okuyun ve hayaliniz yaşayın. Olmaz ise yeniden deneyin. Ortalama 90 yıllık ömrünüzünden harcayacağınız 1 seneyi kayıp olarak görmeyin. O hayale gidecek alternatif yollar arayın. Gideceğiniz bölümlerde sizin gibi binlercesi olduğunu ve muhtemelen binlercesi ile birlikte mezun olacağınızı unutmayın. Başarılı olmak istiyorsanız fark yaratın. Mutsuz ve karnı tok olacağınıza, mutlu ama aç olun.

İbrahim ERTEKİN

 

Hayatımızdaki İşaretler..

İlk insandan bu zamana mı gelmiştir yoksa son 3-5 yüzyıllık bir olgu mu bilinmez ama işaret kavramı insanların hayatlarını önemli ölçüde etkileyen bir faktördür. Bunlardan birkaçını sizler de biliyorsunuz kara kedi görmenin, aynanın kırılmasının ya da merdiven altından geçmenin uğursuzluk getirdiği gibi..

Merak etmeyin bunlara batıl inanç dendiğini ve birer yalandan ibaret olduğunu söylemek için bu yazıyı sizlere yazıyor değilim elbete.. 🙂

Bugün konuşacağımız konu isimlendiremediğimiz, farkına varamadığımız işaretlerle alakalı olacak. TDK ya göre işaretin birden fazla anlamı olmasına karşın biz, “Belirti, gösterge, alamet.” anlamını kullanarak devam edelim..

Hayatımın dönüm noktası tabirini birçok başarılı insandan mutlaka duymuşsunuzdur. Tanıştığı bir kişi, okuduğu bir söz ya da gördüğü bir şey hayatlarını bir yerden alıp başka yere götürmüştür. İstisnasız hepinizin bunu istediğini tahmin ediyorum. Bir şey olsa da şöyle para kazansam, şununla tanışsam da fikirlerimi anlatıp hayatımı değiştirsem gibi başkalarına bağlı hayatlar yaşayan insanların sayısı hiçte az değil. Sizin hayatınızın sizden başka kurtarıcısı olmadığını unutmayın.

Yazımı okuduğunuz için teşekkürler..

Şaka şaka bitmedi daha. Sizin mükemmel birer kişilik olduğunuzu ve istediğiniz taktirde harikalar yaratabileceğinizi her yazımda zaten dile getiriyorum. Asıl konumuz onu ortaya çıkartacak olan an dediğimiz saliselik olay.

Hayatınızı değiştirecek bir şeye sahip olduğunuzu düşünün, bu çok iyi gitar çalmaktan tutun da milyon liralık bir fikir de olabilir. Bunu insanlara sunmak için bir kıvılcım beklediğinizi biliyorum. Çaldığınız gitarı duyan bir müzisyenin yada fikrinizi beyninizden bir yatırımcının söküp alarak sizin hayatınızı değiştirmesini beklediğinizi de biliyorum. Peki siz bunun hiç bir zaman gerçekleşmeyeceğini biliyor musunuz?

Yeteneklerin keşfedileceği zamanlar geride kaldı. O beklediğiniz işaret sahip olduğunuzun başkasının da sahip olduğunu farkettiğinizde beyninizde çalacak pişmanlığın işareti olacak.

Gelin size bir hikaye anlatayım. Bir adam denizde yüzerken ayağına kramp giriyor ve çevresinde yardım isteyeceği kimsenin olmadığını fark edince panikleyerek suda batıp çıkmaya başlıyor. Bunu uzaktan gören bir tekne hemen adama yaklaşarak elini uzatıyor ama adam, “Yardıma gerek yok Tanrı beni kurtaracak.” diyerek yardımı geri çeviriyor. Daha sonra başka bir tekne yardıma geliyor ve adam yine “Yardıma ihtiyacım yok Tanrı beni kurtaracak.” diyerek gelen ikinci tekneyi de gönderiyor. Daha sonra tırnak içinde “sürpriz” bir şekilde adam ölüyor. Tanrı’nın huzuruna çıkıyor ve isyan etmeye başlıyor, “Tanrım ben çırpınırken beni neden kurtarmadın?”. Tanrı’da adama şöyle cevap veriyor, “Seni kurtarmak için iki kere tekne gönderdim ya!”.

Özetle, hayat bir işaret bekleyecek kadar uzun değil. Bir şeyleri değiştirmek istiyorsanız birilerinin sizi bulmasını beklemeden siz onları bulun çünkü kimse size siz çırpınmadığınız sürece yardım eli uzatmayacak..

İbrahim ERTEKİN

 

Adamın Birinin Uzaya İnsan Taşıması Sizce de Biraz Fazla Abartılmıyor Mu?

Adamın biri çıkmış, koca koca devletlerin yap-a-madığı bir şey olan Mars gezegeninde koloniler kurmak için bir şirket kurmuş. Çok yüksek olan taşımacılık maliyetlerini düşürmek için tekrar kullanılabilen, atmosfere kapsülü taşıdıktan sonra dünyamıza geri dönerek bir sonraki fırlatmada kullanılacak roketler geliştirmiş. Yetmemiş uzaya insan taşıyan ilk özel şirket olmuş. Dünyada bunu merakla canlı yayınlarla takip etmiş, günlerce konuşmuş falan filan. Sizce de çok abartmadık mı?

Tabi ki HAYIR!

Gelin biraz geriye gidelim..

Düne kadar “Dünya yuvarlaktır.” diyeni dinsizlik ile suçlayarak idam eden, bisiklete bile şeytan icadı diyen toplumumuz nasıl oldu da bunları konuşur oldu? O zamanlardan bu zamana gelişen bilim, teknoloji vs.. insanların bakış açılarını elbette geliştirdi. Lakin gelişmemizi sağlayan en büyük faktör birilerinin çıkıp, ben bunu yaparım diyerek kimsenin sözüne kulak asmaması ve en önemlisi de engellere ve başarısızlıklara rağmen yolundan vazgeçmemesidir. Bu durum bizlere herkesin istediğinde kimsenin hayal edemeyeceği şeyleri başarmak konusunda ne kadar başarılı olunabileceğini gösterdi.

Düzenli okurlarım bilir. Hayal kurmak benim sık sık dile getirdiğim, şiddetle tavsiye ettiğim ve öneminden bahsettiğim bir konudur. Lakin bundan da önemli olan şey hayalinizi gerçeğe dönüştürecek cesarete sahip olup olmadığınızdır. Elon MUSK’ın bir birey olarak kurduğu şirketi, yaşamış olduğu onlarca başarısızlığa rağmen bugün bunu başardıysa ve bizlerde ağzımız açık izlediysek bence konuşmamız gereken bunun arkasındaki hayalden çok cesarettir. Çünkü, Yeterli miktarda parası olan herkes uzaya insan götürebilir ama kaçınız 3-5 roketi patlayınca kararlılıkla bunu devam ettirecek cesarete sahip?

Dünya hayal kuranları değil, hayalini gerçekleştirirken pes edecek olanları hiç mi hiç değil, dünya her şeye rağmen kimsenin başarmaya cesaret edemediği hayallerini gerçeğe dönüştürenleri yazacak. Ve korkarım o kişi siz değilseniz ağzınız açık izlemeye devam edeceksiniz..

Irkçılığın Tanımı Üzerine..

Sizlerinde bileceğiniz üzere tırnak içinde “özgürlükler ülkesi” Amerika Birleşik Devletleri’nin gündemini son günlerde meşgul eden büyük bir olay yaşandı.  Maalesef kendini bilmez bir polis memurunun yere yatırdığı ve uzun süre boyunca boğazına diziyle bastırması sonucu Amerikalı George FLOYD’un hayatını kaybetmesine sebep olmuştu. Daha da üzücü olan ise bu olay Amerika’daki polis memurları tarafından öldürülmüş ilk siyahi insan cinayeti değildi ve muhtemelen son da olmayacaktı..

Amacım gazetecilik yapmak değil tabi ki ama yazımın kaynağının da nereden geldiğini bilin istedim. Bugün sizlerle ırkçılık üzerine konuşacağız..

TDK’ya göre ırkçılık “İnsanların toplumsal özelliklerini biyolojik, ırksal özelliklerine indirgeyerek bir ırkın başka ırklara üstün olduğunu öne süren öğreti.” olarak tanımlanmıştır. Bu tanım yanlıştır demiyorum elbet lakin yetersiz buluyorum.

Irkçı yaklaşım, dünyanın belki de ilk zamanlarından beri hayatımızda olan ve insanların bu uğurda dışlanmasına, zulümler yaşamasına ve zalimce öldürülmesiyle günümüzde hala konuşulan bir konudur. Tanımın yetersizliği aslında tam da bu noktada başlıyor. Irkçılık denince neden sadece aklımıza bir milletin diğer bir millete olan üstünlüğü ya da bir ten renginin üstünlüğü aklımıza geliyor? Toplumlar son zamanlarda bu başlıklar altında gelişmeler göstermeye başlamış gibi görünse de zenci yerine siyahi demekten öteye geçememişiz gibi duruyor. Zira önemli olan dilde olan eşitlik değil zihinde olan eşitliktir çünkü toplumlarımızı daha özgür ve gelişmiş kılacak olan budur.

Benim tanımıma göre, bir restorana gittiğinizde üstü başı yırtık bir insanın yemek yediğini gördüğünüzde attığınız pis bakışlar da ırkçılıktır; bir kişinin yüzünde, elinde, kolunda ya da konuşmasında bir problem olduğu için düşüncelerini dikkate almamanız da ırkçılıktır. Kısacası ırkçılık her ne sebep olursa olsun bir insanın kendisinde gördüğü hakkı başkasında görmemesidir.

Birçok bilim adamının dinsizlik ile suçlanarak idam edilmesi ırkçılığın farklı bir boyutu olmakla birlikte, sözlerimin en belirgin örneği içine kapanık karakteri sebebiyle dışlanması sonucu okuduğu okulu bırakan Tesla’dır. Bugün vazgeçilmezimiz olan birçok nesnenin mucidi olması eğer dışlanmamış olsaydı ve arkadaşları tarafından desteklense idi daha neleri başarabilirdi sorusunu aklıma getiriyor.

Siz siz olun insanların fiziki ve milli özelliklerini onların sözlerinin ve fikirlerinin önüne geçmesine izin vermeyin, çirkin ördek yavrusu bir gün kuğu olursa pişman olan siz olursunuz..

İbrahim ERTEKİN